Kategoriler AvrupaYurt Dışı

Londra Seyahat Rehberi

Daha önceki yazılarımda Londra’da mutlaka görmeniz gereken yerlerden ve şehirdeki en önemli müzelerden bahsetmiştim. Tabii bunları görmek istiyorsanız önce Londra’ya ulaşmanız lazım! Bu yazımda size vize sürecinden, şehir içi ulaşımdan, konaklamadan ve yeme-içmeden bahsetmek istedim.

Londra’ya Nasıl Gidilir?

Vize Süreci – Sabrın sonu selamettir

Bordo-Yeşil-Gri fark etmez, hangi tipte pasaport taşıyorsanız taşıyın Londra’ya gitmek için İngiltere Vizesi almanız gerekiyor. Turist vizesi 6 aylık olarak veriliyor ve Schengen Vizesi’nin aksine tekrar giriş yapmanız mümkün. Üstelik vize sadece İngiltere’de geçerli değil, bütün Birleşik Krallık’ı kapsıyor yani İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda’yı da ziyaret etmeniz mümkün.

Vizeye başvuru internet sitesi üzerinden yapılıyor. Uzun, upuzun bir başvuru formu dolduruyorsunuz. Kimlik bilgileriniz, finansal durumunuz ve ziyaret sebebiniz gibi her ülkenin sorduğu temel bilgilerin üstüne ailenizin kütük bilgileri, ziyaret ettiğiniz son 5 ülke, vizeniz dolunca Türkiye’ye dönmek için bir nedeniniz olup olmadığı gibi değişik sorularla da karşılaşacaksınız. Biraz sabır istediği kesin, yanınıza bir içecek alın ve doldurmaya başlayın. Neyse ki oturumu kaydedip başka bir zaman kaldığınız yerden devam edebiliyorsunuz.
Başvuru ücreti olan 128 Amerikan Doları’nı (dikkat, sterlin değil dolar) internet üzerinden kredi kartıyla ödüyorsunuz ve İngiltere Konsolosluğu bulunan 7 kentten birinde biyometrik tarama için randevu alıyorsunuz: Antalya, Ankara, Adana, Bursa, Gaziantep, İstanbul, İzmir. Neyse ki buradaki işiniz kısa, başvuru formunuzun çıktısını ve eski-yeni tüm pasaportlarınızı teslim ettikten sonra içeri giriyorsunuz; parmak izinizi ve imza örneğinizi dijital olarak kaydedip biyometrik fotoğrafınızı çekiyorlar ve çıkıp gidiyorsunuz. Diğer ülkelerin aksine öyle uzun uzadıya sorgulama yok, bir iki cümle konuştukları bazen oluyor bazen olmuyor.

Ben başvurumu Ankara’daki konsoloslukta yaptım. Ulaşım gayet kolay: Kızılay Güvenpark’tan otobüse bindiğinizde Karum’un karşısında inin, konsolosluk hemen Sheraton otelinin alt katında yer alıyor. Başvurunuzun sonucu 2-3 haftada belli oluyor, size e-mail yoluyla bilgi veriyorlar ve gidip aynı yerden pasaportunuzu teslim alıyorsunuz.

Ulaşım – Köstebek Misali

Londra’ya ulaşmanın en kolay yolu obilet.com üzerinden bir uçak bileti almak.

Tabii kara yoluyla Fransa’ya gidip Manş Denizi’nin altındaki tünelden geçmek gibi bir maceraya da atılabilirsiniz ama oldukça uzun bir yolculuk ve bence daha da zorlu olan bir vize süreci atlatmanız gerekir. O yüzden ben sadece uçakla ulaşım konusunda bilgi vereceğim.

Ardından şehir içi ulaşımı anlatacağım ama şimdiden tek sözcükle özetleyebilirim: Metro! Elbette o çift katlı kırmızı otobüslere binmek de isteyeceksinizdir ama zaten onlar esasen turistik amaçlı kullanılıyor, ulaşımın asıl yükünü bazı hatları yüz yıldan eski olan ünlü Underground çekiyor.

Londra büyük bir metropol olduğundan 6 ayrı havalimanı mevcut, merkeze yakınlık sırasıyla: City, Heathrow, Gatwick, Luton, Stansted ve Southend. İstanbul’dan tüm havalimanlarına uçuş var ancak bana sorarsanız illa da City veya Heathrow’a uçacağım diye uğraşmayın, hangi saat (ve elbette fiyat) size uyuyorsa onu rahatlıkla seçebilirsiniz.

Raylı taşımacılıkta dünyaya öncülük etmiş olan İngilizlerin mükemmel bir demiryolu ağı olduğundan en uzak havalimanından bile banliyö treni ile kent merkezine kolayca varabiliyorsunuz. Örneğin ben Stansted Havalimanı’na indim ve bir saat bile sürmeyen bir tren yolculuğuyla Britanya’nın yeşil kırlarını ve küçük kasabalarını seyrede seyrede şehir merkezine ulaştım. Diğer havaalanlarında da benzer biçimde trene binerek kente ulaşabiliyorsunuz. Biletinizi havalimanından çıkmadan alabilirsiniz, gidiş-dönüş alırsanız daha ucuza geleceğini de unutmayın.

Daha önce de belirttiğim gibi, kent içi ulaşımın en güzel yolu Underground isimli muhteşem metro ağı. Bunun için Oyster Card adını verdikleri ödeme kartından satın almanız gerekiyor. 5 sterlin depozito ödüyorsunuz ve ardından istediğiniz kadar para yüklüyorsunuz. Her metro istasyonunda da para yükleme köşesi var. Londra’yı terk etmeden önce kartınızı iade edip depozitonuzu geri alabileceğinizi de unutmayın.
Metro ağının hepsini burada (hatta herhangi bir yazıda) anlatmak imkansız. Ama size önerim havaalanında bile ücretsiz bir şekilde bulabileceğiniz bir metro haritası ile dolaşmak. Şehir merkezinde neredeyse her sokağın başında bir durak bulunuyor. Kaybolmanız halinde dahi rastladığınız ilk metro durağına girip merkezi bir istasyona dönebilirsiniz. Hatlar birçok farklı noktada kesişiyor ancak özellikle Charing Cross, King’s Cross ve Paddington yolunuzun en çok düşeceği istasyonlar olacak. Gideceğiniz yerin renk koduna bakarak hattı bulup son durağa göre de yönünü belirleyebilirsiniz. Underground’un bazı hatları ve durakları o kadar eski ki kendinizi zaman makinesine binmiş gibi hissetmeniz mümkün ve buradaki vagonlar da biraz basık ve ufak. Londra’nın her gün her saat kalabalık olduğunu da hesaba katarsanız biraz İstanbul’un metrobüslerini yad etmeniz olası. Tabii daha yeni hatlar oldukça konforlu. Bu kadar metro kullanınca da trenlerde sürekli olarak tekrar edilen “Mind the gap between the train and the platform” anonsu bir süre aklınızda kalacak.

Konaklama – Şahsi Bir Öneri

Elbette Londra’da sayısız konaklama seçeneği mevcut. Ben size kendi kaldığım ufak oteli anlatacağım, her yönüyle çok memnun kaldım. Hemen yanında bulunan karakol sayesinde güvenli, karakolun yanındaki Edgware Road metro durağı nedeniyle de istediğiniz her yere kolayca ulaşabileceğiniz bir adres. Onun dışında da genel olarak Londra’da kalacak yer ararken bütçenize dikkat etmenizi öneririm, fiyatlar oldukça yüksek olabiliyor. İlla ki şehir merkezinde kalmak için cüzdanınızda koca bir delik açmayın, kalacağınız yer herhangi bir metro durağına yakın olsun yeter. Bir Londralı gibi siz de Müzikal afişlerinin arasından yürüyüp bineceğiniz metro ile her yere çabucak ulaşabilirsiniz.

Kaldığım mekanın adı Paddington Green-Concept Serviced Apartments. Paddington İstasyonu ve Little Venice yürüme mesafesinde, burada kalırsanız kesinlikle gidip görmelisiniz. Gecelik ücreti 55 sterlin olan bu otelin bir ilginç özelliği de resepsiyonunun bulunması. Varış gününüzden bir gün önce e-mailinize yolladıkları şifre ile kapıyı açıp giriyorsunuz, çıkış gününüzde ise şifre öğleden sonra geçersiz hale geliyor. Benzer bir uygulama ile Japonya’da karşılaşmıştım ama orada şifrenizi resepsiyondan alıyordunuz, her şeyin online halledildiği bir yer ile ilk kez karşılaştım. Ayrıca odanın içinde tam teşekküllü bir mutfak da bulunuyor. Tüm bu teknolojiye rağmen sizi odanın içinde çok nostaljik bir sürpriz karşılıyor: Pencerede kumaş perde yok, onun yerine ahşaptan kocaman iki kanat var ve sürgüyle kapanıyor. Bu pencereden şirin bir park manzarası görünüyor ve İngiltere’den eksik olmayan yağmurlu bir sabah uyandığınızda pencereden ağaçları seyredip çayınızı yudumlamak gibisi yok.

Yağmur demişken, Londra’ya Temmuz veya Ağustos aylarında gitseniz bile emin olun her an sağanak bastırabilir. Yağmurluğunuz ve şemsiyeniz olmadan otelden ayrılmayın. Onun dışında hava çok soğuk değil, Türkiye’de Nisan veya Ekim ayında olduğu gibi giyinebilirsiniz. Güneşli güzel günlere de rastlanıyor, onları özellikle parkları gezmek için ayırıp yağmur bastırınca bir müzeye yönelmenizi öneririm.

Yeme-İçme

Related Post

Londra demek “fish and chips” demektir, yani balık ve patates kızartması. Biz Türkiye’de bu ikisini her zaman bir arada tüketmesek de İngilizler için adeta ayrılmaz bir ikili oluşturuyorlar. Hatta Dilbilim dersinde profesörümüz birleşik anılan isimlere örnek verirken “Bizde kurufasulye-pilav, İngiltere’de fish and chips, bunlar artık tek bir nesne haline gelmiştir.” demişti. Fish and chips yemenin en iyi adreslerine gelince:

Golden Hind

100 yıllık bir geçmişi olan bu restoran Londra’nın turistik bölgesinde bulunuyor. British Museum, Hyde Park veya Madame Tussaud’s Museum gibi yerleri gezdikten sonra acıkacağınıza da emin olabilirsiniz. Gücünüzü toparlamak için ideal bir adres. Bond Street veya Baker Street durağında inip yürümeniz lazım.

Poppie’s

1950’lerin havasını yakalamak için özellikle uğraşan bir restoran. Yemeğiniz o dönemde olduğu gibi gazete kağıdı üzerinde servis edilecek ama hijyen açısından endişelenmeyin, bunlar gerçek gazete değil sadece 50li yılların gazeteleri gibi basılmış temiz servis peçeteleri. Liverpool Street veya Aldgate East duraklarından yürüyebilirsiniz.

The Laughing Halibut

Westminster’a oldukça yakın olan bu dükkanın önündeki sıra zaten dikkatinizi çekecektir. St James Park metro durağına ve parkına oldukça yakın olması da büyük bir avantaj, isterseniz paket alıp parktaki banklarda yemeyi tercih edebilirsiniz.
Tabii İngiltere denince akla gelen bir diğer şey de publar. Adanın kendisi gibi kasvetli olan bu publar genelde loş ve basık. Türkiye’dekilerin aksine müzik de ya hiç yok ya da kısık, insanlar kendi aralarında sakince sohbet ederken birer “pint” deviriyorlar. “Pint” sadece İngilizlerin kullandığı bir ölçü miktarı ve birayı neredeyse her zaman bu şekilde sipariş veriyorlar, “Give me a beer” dediğiniz an turist olduğunuzu ele verirsiniz. Londra’daki en ünlü publar şunlar:

Ye Olde Cheshire Cheese

City Thameslink durağında inip kolayca yürüyebilirsiniz. Kökleri 500 yıl geriye giden bu pub, Charles Dickens, Arthur Conan Doyle ve Mark Twain’in adeta ikinci adresiymiş; üstelik Mark Twain Londralı bile değil, Amerikalıdır.

The Grenadier

300 yıllık bu pub’ın ünlü konukları arasında Napolyon’u Waterloo’da alt eden ve Londra’da kendine adanmış koca bir anıt kemeri bulunan Wellington Dükü ile Madonna var (evet bu iki ismi aynı cümlede kullandım ve ben de şaşkınım). Bu anıt kemerden “Londra’da görmeniz gereken 20 yer” adlı yazımda bahsetmiştim. Pub da bu anıtın hemen bir sokak yanında kalıyor. Metronun Hyde Park Corner durağından ulaşabilirsiniz.

The Dog and the Duck

Diğerlerine göre nispeten “genç” olan bu pub sadece 100 yıllık bir geçmişe sahip ancak George Orwell’ın sık sık takıldığı bir mekan olması ilginizi çekmesi için yeterli gelecektir diye düşünüyorum. Belki de Hayvan Çiftliği ile 1984’ün ilk taslakları bu masalarda peçelere not alınmıştır, kim bilir? Ünlü Soho bölgesinde bulunan pub’a yakın birçok metro durağı var ama en yakını Tottenham Court Road.

Ye Olde Mitre

Beş asırlık bir başka mekan. Dedikodulara göre Kraliçe 1. Elizabeth (şimdiki değil, Shakespeare döneminin meşhur Elizabeth’i) bile bir gece bu pub’a uğramış ve hala yerinde duran ağacın çevresinde dans etmiş. Eh, o da bir zamanlar gençti sonuçta! Prens Albert’in heykeli ile bir Katolik kilisesinin arasında kalan binaya Chancery Lane durağında inip azıcık yürüyerek ulaşabilirsiniz.
Son olarak İngilizlerin kahvaltısının da meşhur olduğunu belirtmem gerek, gerçi yolunuz Marmaris’e düştüyse Londra’dan bile daha fazla sayıda “English breakfast” tabelası görmüşsünüzdür. Hafif tatlı kuru fasulye, sahanda yumurta, domates ve mantarın yer aldığı kahvaltıda ayrıca bacon ve sosis de var ama İngiltere’de bunların domuz etinden yapıldığını unutmayın. Dana eti olarak bacon ve sosis istediğinizi de ne kadar uğraşırsanız uğraşın anlamıyorlar, direk istemediğinizi söyleyin de nefesinizi boşa tüketmeyin. En meşhur kahvaltıcı olan E Pellicci hemen Bethnal Green metro durağında, iki güzel parkın arasında bulunuyor.

Her Gidişin Bir Dönüşü Var

Eh gezdiniz gördünüz artık ülkeye dönme vakti geldi. Elbette uzun uzadıya anlatmayacağım, ne de olsa nasıl geldiyseniz o yolun tersini giderek havaalanına ulaşıp uçağa biniyorsunuz.

Dikkatinizi çekmek istediğim önemli bir nokta olduğu için bu başlığı açtım ki benim iki İngiltere seyahatimde birden düştüğüm hataya siz de düşmeyin!

Malumunuz, neredeyse her ülkede bir girerken, bir de çıkarken pasaport kontrol noktası bulunur. Ben gittiğim diğer her ülkede bununla karşılaştım. Dolayısıyla İngiltere’den çıkarken de yana yakıla pasaport kontrol noktası aradım ki sonra bir sakatlık çıkmasın. Havaalanında oraya koştur, buraya koştur derken bir baktım uçaktayım!

Özellikle Stansted Havalimanı’nda daha da ilginç bir durum var, uçağa binmek için ufak bir trene biniyorsunuz ve sizi raylı sistemle taşıyorlar. Ben vagondayken bile “Pasaport kontrolünü de ne kadar uzağa yapmışlar!” diye düşünüyordum. Halbuki durum şu, İngiltere sadece girişte pasaportunuza damga basıyor, çıkışta herhangi bir kontrol yok. Yani ülkeye gelirken şöyle bir bakıyorlar ama İngiltere’den gitmek serbest!

Bu yazının da böylece sonuna geldik. Sizi Londra’ya götürdük, yerleştirdik, karnınızı doyurduk. Geriye gezmek kaldı! Londra’da görülmesi gereken 20 yer ve Londra’nın başlıca müzeleri için diğer yazılarımı inceleyebilirsiniz.

Paylaş
Kerem Alp Usal

Adana’da doğan yazar, Ankara Fen Lisesi, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi ve İstanbul Üniversitesi Tarih Bölümü mezunudur. ODTÜ Enformatik Enstitüsü’nde Bilişsel Bilimler Bölümü’nde doktora çalışmalarını sürdürmektedir. Yazın hayatına kaleme aldığı öykülerle başlamış ve öyküleri çeşitli dergilerde yayımlanmıştır. Yazarın yayımlanmış 9 adet kitabı bulunmaktadır. Çok bilmenin tek yolunun hem çok okumak hem de çok gezmek olduğunu düşünüp ikisini de bol bol yaptığından gezdiği yerleri anlatan seyahat yazıları yazmaya başlamıştır.