Mina Urgan’ın “Bir Dinozorun Gezileri” Kitap İncelemesi

0
159
Mina Urgan Bir Dinozorun Gezileri

1 Mayıs 1915’te doğan Mina Urgan, Türkiye’de İngiliz Edebiyatı araştırmalarına damga vuran bir yazar, çevirmen ve akademisyen. 

Thomas Moore, William Shakespeare, Virginia Woolf, D.H. Lawrence, Aldous Huxley üzerine inceleme yazıları yazan, “İngiliz Edebiyatı Tarihi” kitabıyla edebiyat tarihi üzerine araştırmalarını sunan Mina Urgan, gezilerini, maceralarını ve deneyimlerini aktardığı “Bir Dinozorun Anıları” ve “Bir Dinozorun Gezileri” kitaplarıyla da Türkiye’nin kültür tarihini aktarıyor.

Yazarın samimi dili, komik ve eşsiz anıları, hayata karşı alaycı bakış açısı, yıllar içerisinde değişen Türkiye’ye, akademik ve sanat dünyasına bakış açısı keskin dili ve kendine has tatlı-sert üslubu ile birleşince ortaya etkileyici bir gezi kitabı çıkmış oluyor. 

Çok sigara içen, güzel yemek yemeyi seven, denize karşı rakı içmekten hoşlanan Mina Urgan, seyahat etmeyi “insan ve kültür tanıma macerası” olarak tanımlıyor. 

  Mina Urgan

App_indir_banner_mobil

Neslinin tükendiğini düşünen Urgan, kendisini dinozor olarak adlandırıyor ve Türk kültür tarihini ve önemli isimlerini bilenler ve sevenler için bir yıldızlar geçidi olarak adlandırılabilecek birbirinden eğlenceli hikayelerini sunuyor. 

Değişen Türkiye ve değişen dünyaya zeki, alaycı ve komik bir bakış açısı sunan Mina Urgan, hayatının çeşitli dönemlerindeki gezilerini, maceralarını ve deneyimlerini okurlarına samimi bir dille sunuyor.

Mina Urgan Bir Dinozorun Gezileri

Birinci Bölüm: Küçük Mutluluklar

“Küçük mutluluklarım dışında, iki büyük mutluluk kaynağım vardır. Biri, kitap okumak, öteki de deniz.”

ucakbileti_sorgula (1)

Mina Urgan, hayatta en çok küçük mutluluklardan haz aldığını belirtiyor. 

Yazar için, uzun bir yoldan sonra deniz kenarında yorgunluk atmak hayatın en güzel  anlarından biri. Aynı şekilde denize girmek, yüzmek ve tekneyle dolaşmak da Mina Urgan’a mutluluk veren küçük şeylerden.

“Bunca felaket, bunca zulüm, bunca haksızlıklarla dolu bir dünyada köpekler gibi mutsuz olmanın kolaylığını bildiğim için, mutsuzluklarıyla övünenlere fena halde bozulurum. Mutsuz olmak bir marifet değildir. Çektiğin acıları gözler önüne sermemek, büyük kişisel mutlulukların peşinden koşmak ayıbından vazgeçip, küçük mutluluklara sığınmak, onlarla yetinmektir asıl marifet.” 

Mutluluk için beş duyunun olması ve “gerçekten” görebilmenin, gerçekten duyabilmenin hayata zevk kattığını düşünen yazar, Fransızların ““douceur de vivre” olarak adlandırdığı, yaşamdan alınan tatlı keyfin, en ağır hastalıklarda dahi antibiyotikten bile daha faydalı olduğunu düşünüyor. 

Urgan’ın hayattaki bir diğer tutkusu da kedi sevgisi. Yazar, kedileri tutkuyla sevmek için belirli bir kültür düzeyi ve duyarlılığına sahip olmayı şart koyuyor.

“Kedisever soyuna geç girdiğim halde, bununla gurur duyuyorum. Çünkü bu soydan olanlar, kültürlü, İnce, sanat meraklısı insanlardır genellikle. Dünyanın en büyük şairlerinden biri olan Charles Baudelaire’in “Kediseverlerin Şahı” olması; kedileri yücelten birbirinden güzel şiirler yazması, yeter de artar da bu gururu duymama.”

Güzel bir yemeği güzel bir restoranda yemenin güzelliği ise Urgan için vazgeçilmez. Gökova’da Halil’in Yeri’ni özellikle öneren Mina Urgan burada güneşi batırmanın güzelliğini uzun uzun betimliyor.

Küçük mutluluklardan zevk almasına rağmen, küçük yaştan itibaren çok sayıda kitap okuyan Urgan’ın hayattaki tek pişmanlığı ve en çok üzüldüğü durum, öldükten sonra okuyamayacağı kitaplar.

“Okuyamadıklarım arasında öyle önemli kitaplar var ki, gözüm arkada kalacak.”

İkinci Bölüm: Deniz Tutkusu

Türkiye’nin En İyi Tekne Turu Rotaları

otobusbileti_sorgula2

“Bana kalırsa, en keyifli okuma, güzel bir bahçede, iki ağaç arasında kurulmuş bir hamakta sallana sallana okumaktır. Bundan daha da güzeli, bir teknede deniz sizi sallarken okumaktır.”

İlk bölümde de belirttiği gibi Mina Urgan için deniz vazgeçilmez bir tutku. Türkiye’de mavi yolculuğa ilk kez çıkan grup içerisinde bulunan Mina Urgan için, denize girmek hastalıklara ve ruh haline iyi gelen bir aktivite. 

Deniz ile ilgili Mina Urgan’ın iki büyük hayali kalmış. Hep küçük bir tekne sahibi olmak istemesine rağmen bu hayalini gerçekleştirememiş. İkinci hayali de Boğaz’dan da geçen uzun bir şileple, bir gemici gibi, uzun bir yolculuğa çıkmakmış. 

Deniz kabuğu koleksiyonu yapan Mina Urgan, lüks cruise gemilerinden ise pek haz edememiş. 

Üçüncü Bölüm: Eski ve Yeni Bodrum

Bodrum Yeme-İçme Mekanları

“Bodrum, İstanbul’a benziyor bana kalırsa: Onu çirkinleştirmek için ne yaparlarsa yapsınlar, ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar, gene de güzel kalmanın yolunu buluyor her  nedense. İşte bu yüzden, güneş batarken kumsalda oturup Kale’ye bakarken, Bodrum hala ne kadar güzel diyorum kendi kendime.” 

Eski Bodrum’u anlayabilmek için Mina Urgan’ı mutlaka okumalısınız. Geçmişteki Bodrum’a özlem duyan yazar, yoksul olarak adlandırdığı küçük bir kasaba olan Bodrum’un yıllar içerisinde geçirdiği değişimden duyduğu rahatsızlığı anlatıyor. 

Bodrum Muğla

Bodrum’un lüks bir tatil yöresine dönüşmesinden dolayı Yeni Bodrum’a küskün olan Mina Urgan, yine de Bodrum’un güzelliğinin değişmediğini belirtiyor. 

Bodrum Muğla

Sıcaktan, kalabalıktan ve gürültüden ötürü yaz mevsimi Bodrum’un en kötü dönemi olduğunu vurgulanırken, ekim-kasım arasındaki “sarı yaz” dönemi ise Bodrum’un en güzel halinin yaşandığı bir dönem olarak aktarılıyor. 

Yaşamaktan gerçekten keyif alan Bodrum halkının, denize girmeyi tercih etmediğini duymak ise sizi şaşırtabilir.

Urgan, tatil köylerini ağır bir şekilde eleştirerek, tatil köylerini “doğaya kıymak pahasına bir lepra gibi her yere yayılan toplama kampları” olarak betimliyor. 

“Ne yazık ki, insanların düş gücü eksildiği, kafaları uyuştuğu için, öyle bir hale geldiler ki, ‘rahat’ uğruna, yaşamın değişik yanlarından, renkliliğinden, rastlantılarından, yani yaşamı yaşamaya değer yapan her şeyden vazgeçmeye hazırlar artık.”

Kapı kilitleme adedinin dahi Bodrum’da ancak 70’li yıllarda başladığını aktaran Urgan, güven duygusunun giderek azalmasından rahatsızlık duyduğunu belirtiyor. 

Dördüncü Bölüm: Mavi Yolculuk

Tekne Fethiye

Sabahattin Eyüboğlu’nun seçtiği genç aydınlarla beraber Gökova’nın, Ölüdeniz’in ve Sedir Adası’nın güzelliklerine tanık olmak ve Ege-Akdeniz uygarlıklarının tarihini ve kültürünü tanımak için başlattığı mavi yolculukları, Mina Urgan “yüzen bir seminer” olarak tanımlıyor. 

İlk kez 1963 yılında başlayan mavi yolculuklar sıralarında, küçük bir tekneye doluşan akademisyenler yağmurda yüzmenin, her sabah güneşin doğuşunu izlemenin ve gece yarısından sonra yüzmenin tadını çıkarmışlar. 

1 hafta-10 gün kadar süren mavi yolculuklar sırasında, şiirler okunur, tartışmalar düzenlenir, yemekler beraber pişirilir, gidilen dönemin “keşfedilmemiş” koylarına küçük anıtlar yerleştirilirmiş. 

Bir sonraki mavi yolculuğunuzda Mina Urgan’ın kitabında yapılış süreçlerini aktardığı Şadi Çalık’ın Kleopatra Plajı’nda yaptığı anıtını ve Bedri Rahmi Taşkaya’nın Osmanağa’daki Akpınar Çeşmesi’ni mutlaka görmelisiniz.

Türkiye’nin en iyi tekne turları rotalarını ele aldığımız yazımıza da göz atabilirsiniz.

Beşinci Bölüm: Anadolu

Mina Urgan, yine 70’li yıllara kadar Türkiye’de iç turizmin gelişmediğinden, özellikle de eskiden İstanbulluların kentlerinin dışına çıkmamasından bahsediyor.

Haliyle yabancı bir arkadaşının, güzelliklerini övmesinden dolayı 1940’larda Antalya’ya ilk kez gittiğinde, Antalya oldukça sakinmiş.

Özellikle İstanbulluların kentlerinin dışına çıkmamasından dolayı, yaşam ve doğa sevincinden yoksun, surat asan bir toplumun oluştuğundan yakınıyor. Kendisi ise, biraz da İngiliz romantik şairlerin doğayı anlattığı şiirleri sayesinde, doğayı görmek için tutuştuğu ve doğadan güç aldığını belirtiyor. 

“Doğa herkese, özellikle acı çekenlere mutluluk sunmaya hazırdır her zaman. Yeter ki, benliğimizin kafesinden, her bir yanı kapalı o daracık, o kapkaranlık kafesten çıkabilelim. Kör olmayalım, sağır olmayalım doğaya.”

Arkeolog arkadaşı Halet Çambel ile Anadolu’daki çeşitli kazı ve ören yerlerine giden Mina Urgan, Türkiye’deki farklı coğrafyaları keşfetme, ülkenin ekonomik sorunlarını irdeleme fırsatı bulmuş. 

Altıncı Bölüm: Avrupa’ya Yolculuklar

Az parayla yolculuk yapmayı ilke edinen Mina Urgan, bazen otobüsle, bazen trenle bazen de güverte yolcusu olarak Avrupa’ya gittiğini belirtiyor. 

Özellikle Paris sokaklarının canlılığından etkilenen Mina Urgan’ın şehirde en sevdiği bölge ise Quartier Latin olmuş. 

Kongreler sayesinde sıklıkla ziyaret edebilen Mina Urgan, iki aydan uzun süren yolculuklarda yorulduğunu, gerçek yaşamdan yani İstanbul’daki yaşamdan koptuğunu hissettiği ve geri dönmeyi dilediğini belirtiyor. 

Yedinci Bölüm: Paris

Mina Urgan, Paris‘in gerçek büyüsünün sokaklarında olduğunu belirtiyor. Avrupa’da en sevdiği şehirlerden biri olan Paris’te gizemli bir çekicilik bulan Mina Urgan, şehrin en çok köprülerini ve metro istasyonlarını sevmiş.

Musevi Mahallesi Pletzl-Le Marais

Eğlence merkezleri, lüks mağazalar, müzeler, sanat galerileri, konser salonları ile dolu olan Paris’te ayrıca inanılmaz güzellikle köşeler, küçük parklar, evler olduğunu belirten Mina Urgan’ın şehirde en sevdiği bölge ise Le Marais mahallesiymiş.

Mina Urgan, Paris’in güzelliklerinin yanı sıra zorluklarına de değiniyor. Urgan, Paris büyük bir şehir olduğundan, sokaklarının her zaman çok da neşeli olmadığını, evsiz insanlar ve dilencilerle dolu olduğunu, insan ilişkilerinin zayıf olduğunu ve hırsızlara karşı dikkat edilmesi gerektiğini aktarıyor.

Paris Savaş Sürgünleri Anıtı

Paris’te çok bilinmeyen İkinci Dünya Savaşı anıtının gezilmesi gerektiğini öneren Urgan, özellikle Orsay Garı’nın müzeye dönüştürülmesi ile Paris’in yıllar içerisinde giderek güzelleşmeye devam ettiğini aktarıyor.

Sekizinci Bölüm: İngiltere

Hyde Park, Londra, İngiltere

İngiliz Edebiyatı profesörü olmasına rağmen İngiltere’ye çok geç adım atabilen Mina Urgan, İngiltere’deki pub kültüründen ve İngilizlerin yabancılara karşı olan nezaketinden övgüyle bahsediyor.

Pazar günleri Londra‘daki Hyde Park’ta düzenlenen polis bandosunun kaçırılmaması gerektiğini söyleyen Mina Urgan, şehirdeki yemyeşil ve kocaman parkların büyük şehre eşsiz bir hava kattığını belirtiyor.

Bibury İngiltere

Sürekli yağmur yağmasından ve nispeten tatsız İngiliz yemeklerinden dolayı uzun süre Londra’da yaşayamayacağını belirten yazar, İngiltere coğrafyasının en güzel bölgelerinin ise varlıklı çiftçilerin yaşadığı İngiliz köyleri olduğunu; bu köylerdeki taş evlerin mutlaka görülmesi gerektiğini ekliyor.

Yıllardır değişmeyen Cambridge şehri ve farklı kolejlerden oluşan üniversite binaları da, Urgan’ın bu şehri Cambridge Cenneti olarak adlandırmasına sebep oluyor.

Shakespeare’in doğduğu minik kasaba Stratford-upon-Avon’a ise üç kez gittiğini belirten yazar, sanayinin el değmediği ve doğanın hakimiyet sürdüğü küçük kasabayı çok sevmiş.

Dokuzuncu Bölüm: İtalya ve Bazı Avrupa Kentleri

Mina Urgan’ın Avrupa’nın en güzel ülkesi olarak adlandırdığı İtalya, yazara göre Akdeniz’in bir parçası olduğundan “bizim deniz” sayılabilir.

Hem insanlarının samimiyetinden etkilenen hem de çok sevdiği Romantik şairlerin en çok gittiği ya da gitmek istediği ülke olduğu için yazar için İtalya’nın ne kadar önemli olduğu anlatımının her cümlesinde belli oluyor.

Romantik dönem şairlerine olan tutkusunun İtalya sevgisini de artırdığını belirten Urgan, İtalya’nın birçok şehrinin açık hava müzelerine benzediğini, birkaç sanayileşmiş veya aşırı turist kalabalığına maruz kalmış şehirleri dışında her birinde doğayla şehirleşmenin uyumlu bir şekilde geliştiğini not ediyor.

Roma Colosseum

Çarpıcı ve kusursuz bir estetik deneyim sunan İtalyan şehirleri arasında Paris ve Londra’dan sonra Avrupa’da en çok kaldığı şehir olan Roma‘yı en iyi bildiğini belirtiyor.

7 Tepeli Roma’nın her bir meydanından ve sokağından çok güçlü bir yaşam enerjisinin fışkırdığını, şehirdeki sayısız çeşmenin, mükemmel güzellikteki heykellerin şehre çarpıcı ve kusursuz bir estetik sağladığını aktarıyor. Çeşmelerden fışkıran tertemiz suları da yaşamın egemenlik sürdüğü Roma’da hayatın tatlılığının en iyi anlaşılabileceği yerlerden biri yazara göre.

Venedik İtalya

Roma’yı bir “yaşam kenti” olarak gören Urgan, Venedik‘i ise sürekli suya gömülen, lekeli duvarların olduğu binaların bulunduğu bir “ölüm kenti” olarak adlandırıyor. Şehrin kanallarını dolaşan ve oldukça turistik hale gelen gondollar ise Urgan için adeta kapkara cilalı upuzun tabutlara benziyor yazara göre. Yine de bu can çekişen kent, yazar için dünyadaki başka hiçbir yere benzemeyen, toprağın az; taş ve suyun çok bulunduğu estetik bir dekor şehri. Venedik’e gitmişken cam sanatıyla ün kazanan Burano ve Murano adalarının da mutlaka gezilmesi gerektiğini belirtiyor yazar.

Kopenhag Danimarka

Yazar, çok sevdiği Hamlet’in memleketi Danimarka’nın başkenti Kopenhag‘ı ise hiç beğenmiyor; fazlasıyla sanayileşmiş bularak herhangi bir Avrupa kentinden farklı olmadığını düşünüyor. Yazarın şehirdeki favorisi ise smölebröd denilen kara ekmekle yapılmış açık sandviç. Hamlet temsillerinin gösterildiği ve Hamlet oyununda geçen Elsinore Kalesi’ni ise etkileyici bulmuyor.

İspanya’da ise yazar Barcelona ve Madrid yerine, Toledo’nun dimdik dolambaçlı yokuşlarının şehre kattığı “haşin güzellikten” daha çok bahsediyor. İspanya’nın öğlen saatlerindeki siesta alışkanlığından, 10’da başlayan akşam yemeği servisinden ve gece eğlencelerinden bahseden yazar, Madrid’in şehir dışındaki San Lorenzo de El Escorial bölgesindeki ülkenin en büyük anıtı olan ve Franco’nun yaptırdığı savaş anıtını eleştiriyor.

Amsterdam sonbahar

Kanalları ve köprüleri ile cıvıl cıvıl bir kent olarak nitelendirdiği Amsterdam ise, yazara göre diğer Avrupa şehirlerinden çok farklı bir şehir.

Onuncu Bölüm: Sovyet Rusya ve Doğu Bloğu Ülkeleri

Moskova Rusya

1979 yılında henüz Sovyet Rusya yıkılmamışken ülkeyi ziyaret edebilen Mina Urgan, Moskova sokaklarında çok az sayıda araba gördüğünden, otobüslerin temiz olduğundan, anlatıldığı gibi sefalet, zorbalık, düzensizlik olmadığını aksine özellikle Kızıl Meydan’ın oldukça büyüleyici olduğundan bahsediyor. Yazarın aktardığına göre, Rusya’da evlenmek üzere olan çiftler meydandaki Lenin Mozolesi’ni mutlaka ziyarete gelirmiş.

O dönemde sadece organize turlarla ziyaret edilebilen Moskova’da, Nazım Hikmet’in mezarını da ziyaret eden Mina Urgan, dönemin Sovyet Rusya’sındaki toplumsal sorunlara da ışık tutmaya çalışıyor.

St Isaac Katedrali St. Petersburg Rusya

Sovyet Rusya döneminde adı Leningrad olan St. Petersburg‘u da gören yazar, şehrin 19. yüzyılın sonlarına doğru yazılmış bir Rus romanını andıran sularla iç içe, bol kanallı ve köprülü bir şehir olduğunu ve özellikle şehirde yaşanan beyaz gecelerin büyüleyici ortamından etkilendiğini belirtiyor.

Mina Urgan, İkinci Dünya Savaşı’ndan etkilenen şehirleri de ziyaret etmiş. Yemyeşil Kiev’de Babi Yar denilen ölüm çukurunu yazar unutamamış. Naziler 30 bin kadar Rusu ve 70 bin kadar Yahudiyi öldürüp bu çukura atmışlar.

Dönemin doğu bloğu ülkelerinin başkentleri Budapeşte, Varşova ve Prag’ın ise yazara göre kendilerine özgü olağanüstü bir çekiciliği var.

On Birinci Bölüm: Amerika, Los Angeles ve Meksika

San Francisco ABD

1974’te ve 1992’te olmak üzere iki kez Amerika Birleşik Devletleri’ne gidebildiğini aktaran yazar, Kaliforniya’nın çok renkliliğinden ve zengin doğasından çok etkilenmiş. Kaliforniya’da gördüğü şehirler arasında en beğendiği şehir ise San Francisco.

Los Angeles şehrini ise mimari sanatı ve yapılar arasında uyum olmadığından dolayı beğenmeyen yazar, şehri oldukça karışık buluyor.

Beverly Hills Los Angeles

Bu çok kalabalık ve çok hareketli şehirde yazarın en sevdiği yerler arasında en güzel ve en sessiz semtlerden biri olarak adlandırdığı Westwood Village ve University of Southern California’nın kampüsü var.

Kocaman dalgaların, soğuk okyanus suyunun vurduğu plajlardan ülkenin iç kısmına doğru ilerledikçe Urgan’ın “hüzünlü ve sessiz” gördüğü kasabalar, uçsuz bucaksız çöl manzaraları ve sanayi bölgeleri bulunuyor.

Meksika'da Görmeniz Gereken 6 Yer

Yazarın Amerika kıtasında en sevdiği ülke ise “aykırılıklarla dolu acayip bir ülke” olarak adlandırdığı Meksika. Buzlu karlı dağlar, ılımlı bölgeler, uçsuz bucaksız çöller, altın renkli kumsallar, bereketli topraklar gibi farklı coğrafi özelliklere; Hindistancevizi, kahve, kakao, muz, ananas ağaçları, kaktüsler gibi çeşitli bir bitki örtüsüne sahip olan ülke, yazara göre aylara yayarak ancak keşfedilebilir.

Chapultepec Parkı, Mexico City, Meksika

17-18. yüzyıl Barok Katolik kiliseleri ve Aztek tapınaklarının yanı sıra sular altında kalmış ve dibi aynalı teknelerle görülebilen Meryem ana heykeli gibi birbirinden ilginç mimari eserlerin de bulunduğu Meksika’da ayrıca sefil gecekondular, çamurlu patikalar, geniş kenarlı şapkalar giyen eşeğe binmiş köylüler, başlarının üstünde kocaman sepetler taşıyan kadınlar, kirli derelerde çamaşır yıkayan genç kızlar, paçavralar içinde insanlar da görmüş yazar.

Chichen Itza, Yucatán, Meksika

Meksika nüfusunun %60’ı melez, %30u Kızılderili sadece %10’u İspanyol diyor yazar, toplumda ezilenler de ülkenin yerlileri. Buna rağmen, yazar bu yerlilerin yaşama sevinci içerisinde dans ederek şarkılar söylediğine dikkat çekiyor.

“Acayip” sesler çıkaran rengarenk kuşların ülkesi Meksika’da yazarın ziyaret ettiği sıralarda yoksulluk, umutsuzluk, hüzün hakimmiş.

Yazarın favorisi, sönmüş bir yanardağın dibinde bulunan Meksika’nın küçük bir kasabası olan Taxco ise, İspanyol mimarisiyle, küçük taşlarla döşenmiş daracık yollar, dimdik yokuşlar ve Barok kiliselerle bezenmiş .

Texcoco Gölü’ndeki bir ada üstünde yükselen ülkenin başkenti Mexico City ise 17 milyon nüfusuyla aşırı endüstrileşmiş bir şehir. Gece hayatının cıvıl cıvıl yaşandığı şehir, yemyeşil parkları, kanalları, kamu binaları, belediyeler ve milli saraylar gibi tarihi eserleri ve sanat eserleri ile oldukça dikkat çekici olarak betimleniyor.

On İkinci Bölüm: Amerika, New York ve San Francisco

Union Square New York

Şimdiye kadar tahmin edeceğiniz gibi Mina Urgan, çok büyük ve yüksek binaları “gökdelen yığını” olarak adlandırıyor. New York semalarını kaplayan Manhattan apartmanları yazara göre şaşkınlık ve korku veriyor yazara. Fakat şehrin asıl merkezleri de Manhattan ve Broadway. Binalarla kaplı bu iki bölgenin çevresinde ise doğal güzelliği ile dikkat çeken Central Park bulunuyor.

Central Park New York

Greenwhich Village, yazara göre Manhattan’ın içinde ama hiç benzemiyor. Nispeten daha yoksul bir mahalle olan Greenwich Village, küçük bir meydanın çevresinde dizilen lüks ve gösterişten uzak kafeleri, normal boyutlardaki binaları ile dikkatini çekmiş profesörün.

Uçsuz bucaksız kumsalları, koyları, rıhtımları ve 2-3 katlı ahşap evleri ile zenginliği temsil eden Long Island ve şehrin en yoksul bölgesi olarak ön plana çıkan Harlem arasındaki uçurumu gözler önüne seriyor yazar.

Yazarın en sevdiği şehir ise, Golden Gate Körfezi’nin çevrelediği ve kırmızı rengiyle tüm dünyada bilinen Golden Gate Köprüsü ile ün kazanmış San Francisco şehri. Şimdilerde teknoloji devlerine ev sahipliği yapan Silikon Vadisi’nin de bulunduğu şehir o dönemde de liberal düşüncelere sahip halkı ve öğrencileriyle etkilemiş. Geniş kampüsü ile Berkeley Üniversitesi, farklı soyların özgürce ve birlikte huzurla yaşıyor olması ve şehirde yaygın olan hoşgörü kültürü profesörü derinden etkilemiş. Yazarın “kendine özgü bir kişiliği olan gerçek bir kent” olarak tanımladığı şehir, düzenli mimarisi, yemyeşil parkları ve bol yokuşlu sokaklarıyla Amerika’nın en güzel şehirlerinden biri olarak anlatılıyor yazara.

Tramvaylarıyla dikkat çeken Lombard Caddesi, popüler 39 numaralı iskelesiyle dikkat çeken Fishermen’s Wharf, lokantalar, kafeteryalar, büfeler ve uçurtmalar, deniz kabukları, fenerler, bıçaklar, mumlar, kandiller, hamaklar, çikolatalar, eşyalar satan yığınla dükkan… Atlıkarınca, lunapark ve değişik gösteriler yapan hokkabazlar, küçük açık hava tiyatrosu,

1968’te turistik bir merkeze dönüşen eski hapishane adası Alcatraz. Filmlere konu olan tarihi hapishane günümüzde de müze olarak ziyaret ediliyor. Fakat yazar burayı oldukça hüzünlü bulmuş.

Kendine özgü esprili ve sevecen üslubu ile Mina Urgan’ın hem anılarını anlattığı “Bir Dinozorun Anıları” kitabı hem de İngiliz Edebiyatı’nın önde gelen yazarlarının eserlerini incelediği eserleri kitapseverlerin mutlaka okuması gereken yapıtlardan.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here