Aberdeen, Perth, Inverness Gezilecek Yerler

0
70

Bu yazımda İskoçya’nın kuzey kısmında yer alan üç şehri tanıtacağım: Aberdeen, Perth ve Inverness. Aberdeen’e geçmeden önce İskoçya’nın isminin kökeni hakkında ilginç bir anlatıyı da aktarmak isterim: Orta çağ tarihçilerine göre İskoçya’nın adı (yani Scotland), Antik Mısır’da bir firavunun kızı iken gelip buraya yerleşerek kendi ülkesini kuran Scota’dan geliyor. Benzer bir rivayete göre ise Antik Yunan’da bir kraliçe olan Albina bu adaya gelerek ilk insan yaşamını başlatmış ve kendi ismini vermiş (eskiden adanın ismi Albion). Britanya sözcüğünün ise Truva’dan kaçan ve sonra Roma civarındaki ilk Latin Krallığı’nı kuran Prens Aeneis’in soyundan gelen ve adada ilk krallığı kuran Brutus’ten geldiği öne sürülüyor. Elbette bu iddiaların gerçek olma ihtimali düşük, zaten bulgular çok daha erken dönemlere ait insan kalıntılarına işaret ediyor. Bence ilgi çekici olan nokta adalıların kendileri ile dünya kültürünün eski ve köklü medeniyetleri arasında bir şekilde bağ kurmaya çabalaması.

Aberdeen

ABERDEEN

İskoçya’nın en büyük üçüncü kenti olan Aberdeen diğer kentlere göre biraz kuzeyde kalıyor. Gelişmesini denizden çıkarılan petrole borçlu. Binaların çoğu burada çıkarılan granitten yapıldığından “granit şehir” diye de anılıyor. Bu durumun nedeni sadece yerel ekonomiyi canlandırmak değil, aslında eskiden evlerin hepsi ahşapmış ama büyük bir yangında kent harabeye dönünce şehir meclisinde alınan kararla binaların taştan yapılması zorunlu hale getirilmiş. Sonuçta sokaklar nadir İskoçya güneşinin altında parıldayan granitlerin gölgesinde oldukça etkileyici görünüyor. Zaten kuzeyde bulunmasının güzel bir yanı yaz aylarında günlerin çok uzun sürmesi ama kış dönemi ise upuzun bir karanlıkta geçiyor tabii.

Union Street
Union Street

Şehrin mimarisini doya doya seyretmeniz için yürüyerek gezmenizi öneririm ama Aberdeen büyük bir şehir ve sokakları biraz karışık. O yüzden Union Street yani Birlik Sokağı’nda yer alan turizm danışma ofisinden bir harita almanız iyi olacaktır. 09:00 ile 18:30 arası çalışıyorlar. Aberdeen Tren İstasyonu’nun hemen yan sokağında kalıyor. Otobüs terminali de hemen istasyonun yanında, yani nasıl gelirseniz gelin geziniz her türlü buradan başlayacak. Ben genel olarak treni otobüsten daha çok seviyorum, üstelik Kuzey Denizi’nin kıyısından geçerken manzara olağanüstü.

Şehrin sokaklarında göreceğiniz granit binalar kenti bir açıkhava müzesine dönüştürüyor. Bu binaları doyasıya göreceğiniz iki kısım var, biri istasyondan çıkacağınız Union Street, diğeri üniversitenin yer aldığı Eski Aberdeen. Ben istasyondan üniversiteye giden bir yürüyüş rotası anlatacağım, eğer yarım saatlik yürüyüşe üşenmezseniz neredeyse görülecek her yerden geçmiş olursunuz.

Eğer bu rotada yürümek istemezseniz veya müzelerle dolu olan Aberdeen’de zamandan kazanmak için otobüs kullanmanız gerekirse bilet fiyatını tam olarak ödemenizin gerekeceği aklınızda bulunsun, para üstü vermiyorlar. Binerken ineceğiniz durağın adını söylemeniz gerekiyor, mesafeye göre ücret 2.20 ile 2.60 Sterlin arası değişiyor. Günlük sınırsız biniş hakkını da yine şoförden alabiliyorsunuz, üstelik sadece 4 Sterlin. Yine de o kadar çok müze var ki hepsini ayrıntılı olarak gezmek isterseniz burada günlerce kalmanız gerekir. Ben yazı boyunca hepsini tanıtacağım, siz gitmek istediklerinizi belirleyip kendinizi ona göre ayarlayın.

Aberdeen Maritime Museum

İstasyondan çıkıp Guild Street yani Lonca Sokağı’ndan sağa doğru yürüyerek deniz kenarına ulaşacaksınız. Burada Aberdeen Maritime Museum yer alıyor. Denizciliğe adanmış olan bu müze, Kuzey Denizi’nde petrol bulunmadan önce geçimini denizcilik üzerinden sağlayan Aberdeen kentinin geçmişindeki bu sayfa anlatılıyor. Hem gemiler, hem de denizden petrol çıkarma tekniği konusunda oldukça detaylı bilgiler mevcut. Ayrıca limanın müthiş bir manzarasını da seyredebilirsiniz. Pazartesi kapalı, Pazar günü 12:00 – 15:00, diğer günler ise 10:00 – 17:00 arası açık. Giriş ücretsiz. Müzenin arkasında ise yukarıda bahsettiğim iCentre turizm danışma bürosu bulunuyor.

iCentre’ın karşısında yer alan bina ise Tolbooth Museum. Aberdeen şehir müzesi olan bu müzenin adı eskiden şehrin idare edildiği binaya Tolbooth denmesinden geliyor. Şehrin geçmişini anlatıyor. Binanın kendisi de tarihi bir yapı. Pazar günü 12:00 – 15:00, diğer her gün 10:00 – 17:00 arası açık. Giriş ücretsiz. Yanında ise şık kulesi ile granit mimarinin mükemmel bir örneği olan Aberdeen Town House bulunuyor.

St. Andrews KatedraliAberdeen Art Centre

Burada yola müzenin yanındaki King Street yani Kral Sokağı’ndan devam ederseniz sağ tarafınızda St. Andrews Katedrali’ni, sol tarafınızda ise önü sütunlu Aberdeen Art Centre’ı göreceksiniz. Oldukça şık bir binada bulunan bu sanat galerisinin zemin katında modern sanatçıların, üst katta ise eski üstatların elinden çıkmış sanat eserleri sergileniyor. Pazartesi günleri kapalı, giriş ücretsiz. Pzar günleri 14:00 ile 17:00, diğer günler 10:00 – 17:00 arası ziyaret edebilirsiniz. St. Andrews Katedrali ise önyüzündeki dört sivri kulecik ile dikkat çekiyor ve mimari tarzı St Andrews kentindeki adaşından geriye kalanlara çok benziyor. Önyüzü granit değil kumtaşından yapıldığı için çevre binalardan farklı duruyor. 1817 yılında yapılmış.

Town House’un yanındaki Broad Street yani Geniş Sokak’tan yürümeniz halinde ise bir dönem kentin valisinin yaşadığı ev olan Provost Skene’s House çıkacak. 1545 yılında inşa edilmiş. İçinde Aberdeen tarihinin çeşitli dönemlerinde insanların nasıl yaşadığını gösteren dekorasyonlar var. Pazar günleri kapalı, diğer günler 10:00 – 17:00 arası gezebilirsiniz. Giriş ücretsiz. İki yolun sonu da granitten yapılmış en güzel bina olarak kabul edilen Marischal College’e çıkıyor. 1837’de yapılmış oldukça görkemli bir bina. Ben bir çember çizmek pahasına bu iki sokağı da gezerek tam bir tur atmanızı öneririm çünkü granit mimarinin en iyi örnekleri bu civarda görülüyor.

King Street boyunca çevreyi seyrede seyrede yapacağınız uzun bir yürüyüşün ardından Eski Aberdeen’e ulaşacaksınız. Binaların hepsi yüz yaşını çoktan geçmişler ve mimari başarıyla korunmuş. Bir kavşakta sol yanınızda kalan St Machar Drive’a girerek yola devam edin. Burada yer alan King’s Museum (yani Kralın Müzesi, sanırım Aberdeen halkı kraliyeti pek seviyor) ücretsiz girilebilen küçük bir müze ve üniversitenin topladığı antropolojik ve arkeolojik eserlerden oluşan koleksiyonunu sergiliyor. Pazar günleri kapalı, hafta içi her gün 10:00 – 16:00, Cumartesi 11:00 – 16:00 arası açık. Giriş ücretsiz.

Aşağıdaki panelden otobüs ve uçak bileti sorgulayabilirsiniz.
Cruickshank Botanic Garden’
Cruickshank Botanic Garden’

King’s Museum’dan çıkıp aynı yönde yürümeye devam edince St Machar Park’a ulaşacaksınız. Burada iki seçeneğiniz var. Sağa dönüp kuzeye yürürseniz bir müze, bir park ve bir katedralden oluşan klasik Avrupa turistik üçlemesiyle karşılaşacaksınız. Bunlardan Zooloji Müzesi (Zoology Museum) Aberdeen Üniversitesi’nde, zooloji bölümünün içerisinde yer alıyor. Bu müze sadece hafta içi açık, 09:00 ile 17:00 saatlerinde gezilebiliyor. Tek hücreli canlılardan balinalara kadar her türlü örnek sergileniyor. Yeşilden hoşlananlar ise müzenin arkasındaki Cruickshank Botanic Garden’ı gezebilirler, üniversiteye ait ama ücretsiz olarak girilebiliyor. Caddeye dönüp King’s Museum’un karşısındaki The Chanonry Sokağı’nı yürüyerek ulaşılan  St. Machar’s Cathedral ise beş asırlık bir bina ve iki kulesi ile etkileyici görünüyor.

Sir Duncan Rice Library’

Parktan sola dönüp güneye yürürseniz oldukça ilginç bir binaya rastlayacaksınız. Burası üniversitenin kütüphanesi ama kapıları herkese açık. Tam adıyla Sir Duncan Rice Library’de çeşitli modern sanat sergileri düzenleniyor ve her gün ücretsiz olarak gezilebiliyor. Binanın kendisinin de ilginç bir tasarımı var. Kütüphanenin üst katlarına çıkıp şehrin geniş bir görüntüsünü de doya doya seyredebilirsiniz. Başlangıç noktamız olan Union Street’e dönmek için Bedford Sokağı’nı sonuna kadar yürüyüp Powis Bulvarı’ndan sola dönebilirler. Biraz durup dinlenmek için yol üzerindeki Union Terrace Gardens isimli park ideal bir nokta. Yürümek yerine otobüs ile eski kente gelip dönecek olanlar ise 1, 2, 19 ve 20 nolu otobüsleri kullanabilirler. Aberdeen’de bu rotanın dışında kalan görülesi yerler ise şunlar:

Şehrin batı kısmına giderseniz Satrosphere Science Centre (Aberdeen Science Centre)’ı geçip plaja ulaşabilirsiniz. Union Street’ten kalkan 15 nolu otobüs tam olarak bilim merkezinin önünde duruyor. Burada esasen çocuklara hitap eden ve onlara bilimi sevdirmeyi amaçlayan interaktif sergiler mevcut. Girişin ücretli olması büyük bir eksi. Yetişkin 5.75 Sterlin, çocuklar ise 4.50 Sterlin. Her gün 10:00 ile 17:00 arası açık. Aberdeen Plajı ise benim hoşuma gitti, denizi her yerde severim! Elbette çok soğuk bir şehir ama deniz kenarında olduğu için Aberdeen’de upuzun bir kumsal da bulunuyor. Denize girmek mümkün değil ama kum üzerinde yürüyüş yapmak ve dalgaların kokusunu içinize çekmek isteyebilirsiniz. Güneye doğru, yani bilim merkezinden plaja geldikten sonra sağa dönerek yürürseniz yolun sonunda sizi ufak bir sürpriz bekliyor. Burada Dee Nehri’nin ağzında bulunduğundan Footdee diye anılan şirin bir bölge var. Eskiden ayrı bir balıkçı köyü iken artık kentin bir parçası haline gelmiş. En güzel yanı ise limandan denizi seyrederken zaman zaman görülebilen yunuslar.

Duthie Park Kış Bahçesi

Kentin güney kısmında Duthie Park Kış Bahçesi yer alıyor. Resmi adı The David Welch Winter Gardens olan bu kış bahçesi genellikle içinde bulunduğu Duthie Park’ın ismiyle anılıyor. Tropik bitkiler ve Japon bahçesi bile mevcut. Her gün 09:30’da açılıyor ve Mayıs ile Ağustos arasında 19:30, Kasım ile Mart arasında 16:30, kalan aylarda ise 17:30’da kapanıyor. Giriş ücretsiz ama kentin uzağında kalıyor. Merkezden 7, 17 ve 18 nolu otobüsler ile gelebilirsiniz.

Johnston Gardens

Aberdeen halkının en sevdiği park olan Johnston Gardens ise şehrin doğu kısmında bulunuyor. Geniş bir alanı kaplıyor, içinde ördeklerin yüzdüğü bir gölden çeşit çeşit çiçeğe dek ne ararsanız var. Her sabah sekizde açılıyor ve güneş batınca kapanıyor. Girişler ücretsiz. 11 nolu otobüs ile gelinebilir.

Fazladan zamanı olanlar sıkı giyinip Aberdeen Limanı’nda bir tekne turuna çıkabilir. Rehberli bir tur, size limandaki yapıları gösterip anlatıyorlar. Yaz aylarında her saat başı kalkıyor, ücret 8 Sterlin. Ağustos ayında Aberdeen’e gelenler Aberdeen International Youth Festival’e denk gelecek. Genç müzisyenler kentin her köşesinde hünerlerini sergiliyorlar. Mart ayında Caz, Mayıs ayında edebiyat, Eylül’de ise bilim festivali var.

Rosemount Viaduct

Aberdeen’de alışveriş yapmak için izleyebileceğiniz cadde ise zaten kente geldiğinizde geçeceğiniz ve granit binaları görmek için yürümenizi önerdiğim Union Street. Union Terrace Gardens’ın diğer tarafındaki Rosemount Viaduct civarında ise daha ufak ve özgün dükkanlara rastlayabileceğiniz bir yer. Burada bulunan His Majesty’s Theatre, St. Mark’s Church ve Central Library de granitten inşa edilmiş binalar halinde şık bir topluluk oluşturuyor. Granit demişken son olarak şunu da not düşeyim ki Londra’da Trafalgar Meydanı’ndaki Nelson Anıtı gibi Britanya’daki birçok sütun da Aberdeen’den çıkarılan granit ile yapılmış.

Artık yorulmuşsunuzdur, biraz da yiyip içmekten bahsedelim. Aberdeen mutfağına özgün bir tat olan “Aberdeen Buttery” tuzlu bir hamur işi. “Rowie” de deniyor, akşam çayında atıştırmalık olarak yeniyor ama siz kahvaltıda da tercih edebilirsiniz. Her pastanede satılıyor.

Yemek için ilginç bir adres Books and Beans. Aynı zamanda sahaf olan bu restoranı öğle yemeği için tercih edebilirsiniz. Union Terrace Gardens’ın bir sokak yanında bulunuyor. Beni şaşırtan bir diğer yer ise Slain’s Castle oldu. Eskiden bir kilise iken şimdi bar yapılmış. En meşhur içecek ise “Yedi Ölümcül Günah” isimli kokteyl. Canlı müzik için gidebileceğiniz bir diğer adres olan The Wild Boar da aynı sokakta yer alıyor. Onun hemen yanındaki Siberia isimli bar ise nasıl yapıyor bilmiyorum ama adına yaraşır biçimde her biri farklı aromaya sahip 99 çeşit votka servis ediyor.

Limandan Union Street’e yürürken önünden geçeceğiniz Musa ise hem bir sanat galerisi hem de oturup bu hoş eserlerin arasında bir şeyler atıştırabiliyorsunuz. Zaman zaman canlı müzik de oluyor. İsmi ise mitolojideki ilham perilerinin antik isminden geliyor (İngilizce’ye Muse diye geçmiş). Union Street üzerindeki Cafe 52 ise “Cullen Skink” adında Aberdeen’e özgü bir balık çorbası servis ediyor.

Guild Street üzerindeyken limandan Union Street’e dönmek yerine aynı yönde biraz daha ilerlerseniz karşınıza çıkan tabelayı gözden kaçırmanız imkansız. Gitara sarılmış denizkızı amblemiyle ünlü rock bar The Moorings de Aberdeen’deki bir diğer gözde mekan. Viski meraklıları ise Union Street üzerinde, Union Terrace Gardens’ın diğer yanında (yani Rosemount Viaduct tarafında) yer alan The Grill’de istedikleri her “ateş suyu” markasını bulabilir.

Böylece Aberdeen yazımı sonlandırırken ufak bir uyarı ile bitireyim. Zaten benim bahsettiğim rotaların dışında kalıyorlar ama olur da denk gelirsiniz, Aberdeen’in tehlikeli bölgeleri olan Tillydrone ve Torry mahallelerinden güvenliğiniz için uzak durmanız öneriliyor.

PERTH

perth

Dundee gibi Tay Nehri’nin kıyısında yer alan Perth şehri daha iç kısımda bulunuyor. 12. yüzyılda bir süre için İskoçya’nın başkentliğini de yapmış. Scone Sarayı işte bu başkent günlerinden kalma bir yapı ve kentte görülecek en önemli yer. Braveheart (Cesur Yürek) filminden hatırlayabileceğiniz İskoçya Kralı Robert the Bruce başta olmak üzere birçok kral buradaki “Kader Taşı” üzerinde taç giymiş. Sadece Nisan ile Ekim arasında açık olan saray için ziyaret saatleri 09:30 – 17:30 şeklinde. İçinde sarayda kullanılan yemek takımları ve mobilyaların sergilendiği bir müze de var. Giriş ücreti 7 Sterlin, sadece bahçesini gezecekseniz 3.50 Sterlin. Şehrin dışında yer alıyor, gitmek için aşağıda tarif ettiğim turizm danışma bürosunun önünden 3 veya 58 nolu otobüse binip yirmi dakikalık bir yolculuk yapmanız gerekiyor. Pembeye çalan taşlarıyla gerçekten güzel bir bina olduğundan Perth’e gelirseniz mutlaka gitmenizi tavsiye ederim.

Perth İstasyonu’nda indiğinizde King Sokağı’nı takip ederek Tay Nehri’nin kıyısına ulaşabilirsiniz. Hemen solunuzda kalan Fergusson Galerisi’nde ise Perth’te yaşamış ünlü İskoç ressam J. D. Fergusson’un eserleri sergileniyor. Nehre yüzünüzü dönüp sola doğru, yani kuzeye yürürseniz büyük bir köprü olan West Bridge’e ulaştığınızda karşınıza Perth Museum & Art Gallery çıkacak. Bu müze bölgedeki arkeolojik kazılarda çıkarılan taş eserler ve doğa tarihi hakkında bir sergi içeriyor. İki müzeye de giriş ücretsiz. Pazar günleri kapalı olan iki müzeyi diğer günler 10:00 ile 17:00 arasında gezebilirsiniz.

Nehir kıyısında yürürken Perth Müzesi’ne varmadan evvel High Street’e girerseniz birkaç dakikada şehrin turizm danışma bürosuna ulaşabilirsiniz. Buradan kent haritası almak mümkün. Zaten Perth kare biçimli, ızgara plana sahip, kolay gezilen bir şehir. Her yere yürüyerek kolayca ulaşılıyor. Turizm danışma bürosunun hemen karşısında kalan Kirkgate sokağına girerseniz Perth’te yer alan en eski bina olan St John’s Kirk karşınıza çıkacak. 1159 yılında inşa edilen bu kilise üçgen çatılı sade bir yapı. Halen de kullanılıyor. İçini gezebiliyorsunuz ama beklentinizi çok yükseltmeyin, ne de olsa neredeyse bin yaşında olan bir binaya giriyorsunuz. Biraz daha şaşaalı bir bina olan St. Ninian Kilisesi (diğer adıyla Perth Katedrali) ise Perth Müzesi’nden nerhin aksi yönünde yani iç kısıma doğru on dakikalık bir yürüyüş sonunda karşınıza çıkıyor. Böylece Perth’i de boydan boya yürümüş oluyorsunuz.

Elcho Castle

Elcho Castle ise Perth şehir merkezine beş kilometre uzaklıkta yer alıyor. Nehrin yukarı kısmında kalan Scone Sarayı’nın tersi yönünde, Dundee tarafında kalıyor. 1560 yılında inşa edilmiş bir şato. Nisan ile Eylül arasında her gün 09:30 – 17:30 saatlerinde ziyaret edilebiliyor. Giriş ücreti 4 Sterlin, öğrenciler için 3.20 Sterlin. Gitmek biraz zor, taksiye binebilirsiniz ama bütçenizi sarsabilir. Günübirlik turlar için turizm danışma bürosundan bilgi alabilirsiniz.

Kinnoull Hill

Fazla vaktiniz varsa Perth merkezden nehrin karşı yakasına geçip Kinnoull Hill’e tırmanarak müthiş manzaranın tadını çıkarabilirsiniz. Scone Sarayı ile Elcho Kalesi’nin arasında yer alıyor. Doğal yaşamın iyi korunduğu yeşil bir tepe. Yürümek istemeyenler 39 nolu otobüsü kullanabilirler. Yürüyerek gelenler yol üzerinde Branklyn Garden isimli botanik bahçesine uğrayabilirler. Dünyanın her yerinden toplanmış bitkilere ev sahipliği yapıyor. Her gün 10:00 – 17:00 arası açık. İkisine de giriş ücretsiz.

Benzer bir ormanlık alan ise koruma altındaki Moncreiffe Hill. 17, 36 ve 56 nolu otobüsler ile gidiliyor. Burası Elcho Kalesi’ne yakın olduğundan ikisini birleştiren turlara denk gelebilirsiniz ya da otobüs ile buraya geldikten sonra taksiyle kaleye geçebilirsiniz. Buraya da giriş ücretsiz.

Perth küçük bir yer olduğundan yeme – içme konusunda seçenekler sınırlı diyebilirim. Benim dikkatimi çeken restoran ise La Serie A isimli İtalyan restoranı oldu. İskoçya ile alakasız kaçsa da zaten diğer kentlerde İskoç mutfağına fazlasıyla doymuştum. Bu İtalyan restoranı pizza ve makarna servis ediyor, ilginç yanı ise her şeyin İtalya Futbol Ligi, yani Serie A’dan bir takımın ismini taşıması. Balık yemek isteyenler ise Keracher’s restorana uğrayabilirler. Sterlin üzerinden olsa da makul fiyatlara sahip, şirin bir aile işletmesi. İskoçya’da balık her zaman taze zaten.

Perth’te futbolsever bir diğer işletme ise Ormond’s Bar. Perth kentinin futbol takımı olan St Johnstone FC’nin efsane teknik direktörü Willie Ormond’un adını taşıyor. Ne kadar sevildiğini siz anlayın artık. Burada not düşeyim ki şehrin eskiden adı St. John’s Town yani Aziz John’un Şehri imiş ve zaman içerisinde St. Johnstone olarak yazılır hale gelmiş. Protestanlık hareketiyle birlikte şimdiki ismini alsa da kentin futbol takımı bu anıyı yaşatıyor.

Denk gelir misiniz ve üç gününüzü geçirmek ister misiniz bilmem ama son olarak not düşeyim, Temmuz’un ortasında düzenlenen T In The Park festivali Perth’te yapılıyor. İskoçya’nın en büyük müzik festivali olma ünvanına sahip ama biletler el yakıyor. Ayrıca önemli bir viski üretim merkezi olan Perth’te adı gibi ünlü olan Famous Grouse’un yanı sıra Dewars ve Bells markaları üretim yapıyor. İmalathaneleri gezmek isterseniz turizm danışma bürosundan ayrıntılı bilgi alabilirsiniz.

INVERNESS

INVERNESS

Highlands yani İskoç yaylalarının ortasında Inverness kenti bulunuyor. İsmi “Ness Nehri’nin Döküldüğü Yer” anlamına geliyor (epey kısaltmayı başarmışlar!). Buraya gelip kırsaldaki çeşitli şato turlarına katılabilirsiniz. Ayrıca canavarıyla ünlü Loch Ness yani Ness Gölü de buraya sadece 10 kilometre mesafede ve rehberli turistik otobüs gezileri düzenleniyor. Yürüyerek rahatça dolaşılacak kadar küçük olan kent merkezinde ise görecek birkaç yer var. Inverness tren istasyonundan çıkınca yüzünüzü Ness Nehri’ne dönüp sola doğru yürürseniz alışveriş merkezinin yanından geçip Eastgate Sokağı’na çıkıyorsunuz. Buradan nehre doğru giden High Street üzerinde turizm danışma bürosu iCentre bulunuyor. Oradan hem kent haritası, hem de gün içerisinde katılabileceğiniz Highlands turları hakkında detaylı bilgi alabilirsiniz.

Turizm danışma bürosundan çıkıp aynı yolda nehre doğru yürümeye devam ettiğinizde köprüye varmadan hemen önce sol tarafınızda Inverness Müzesi ve Sanat Galerisi kalacak. Burada eskiden bölgeyi yöneten Pict halkından kalma taş eserler, tarihi silahlar ve bölgenin doğasını anlatan sergiler bulunuyor. Eğer Highlands ve Loch Ness turlarına gidecekseniz muhtemelen zamanınız kalmayacaktır ama vakti olanlar Pazar ve Pazartesi günleri dışında her gün 10:00 – 17:00 arası ücretsiz olarak gezebilirler.

Inverness kalesi

Müzenin bir arka sokağına doğru yürürseniz karşınıza Inverness Kalesi çıkacak. İskoçya’daki, hatta dünyadaki benzerlerine göre epey yeni olan bu kale 1836’da inşa edilmiş. Hala Inverness Merkez Karakolu olarak kullanıldığından içini gezmek mümkün değil ama bahçesini gezebiliyorsunuz. Nehre bakan tepedeki konumu, minareyi andıran ince uzun kulesi, kimi yuvarlak kimi köşeli burçları ve yıldız biçimli surları ile eklektik bir görünümü var. İnsan ilk bakışta ayrı zamanlarda farklı mimari tarzlarda inşa edilmiş sanıyor, halbuki artık savunmada pek de işe yaramayacağı geç bir tarihte bu şekilde yapılmış. Turistik niyetlerle yaptılarsa amaçlarına ulaştıkları kesin, epey etkileyici görünüyor. Müze gibi kalenin bahçesine de Pazar ve Pazartesi hariç her gün on ile beş arası ücretsiz girilebiliyor.

Kaleden müzeye dönüp nehrin karşı yakasına geçmeden aynı istikamette yürümeye devam ederseniz Scottish Flair Fine Art Gallery’nin yanından geçip kentteki en eski kilise olan Old High Church’e ulaşacaksınız. İsteyenler bu galeriyi de gezebilirler, bir önceki yüzyılda İskoç sanatçıların fırçasından çıkmış oldukça hoş tablolar sergileniyor. Pazar hariç her gün 10:00 – 16:00 arası açık. Old High Church yani Eski Yüksek Kilise ise turizmden çok aktif olarak ibadet için kullanılıyor ama girip bir göz atmanıza ses çıkarmıyorlar. İsteyenler buradaki köprüden karşıya geçip biraz güneye (yani geldikleri tarafa doğru) yürüyerek St. Mary Kilisesi’ni ve aynı yola devam ederek St. Andrews Katedrali’ni görebilirler.

Böylece bu uzun yazı dizisinin sonunda İskoçya’yı köşe bucak gezmiş olduk. Her yazımda belirttiğim gibi daha fazlası için VisitScotland – iCentre isimli turizm danışma büroları en iyi yardımcınız olacaktır. İskoçya’da şehir merkezlerinden uzakta düzinelerce iyi korunmuş şato var. Ayrıca gezilebilecek adalar da mevcut. Bunların hepsine katılmaya zamanınız yetmeyecektir ama seçenekleri inceleyip en çok ilginizi çekenlere gidebilirsiniz. Sıkı giyinmeyi unutmayın. İyi tatiller!

Adana’da doğan yazar, Ankara Fen Lisesi, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi ve İstanbul Üniversitesi Tarih Bölümü mezunudur. ODTÜ Enformatik Enstitüsü’nde Bilişsel Bilimler Bölümü’nde doktora çalışmalarını sürdürmektedir. Yazın hayatına kaleme aldığı öykülerle başlamış ve öyküleri çeşitli dergilerde yayımlanmıştır. Yazarın yayımlanmış 9 adet kitabı bulunmaktadır. Çok bilmenin tek yolunun hem çok okumak hem de çok gezmek olduğunu düşünüp ikisini de bol bol yaptığından gezdiği yerleri anlatan seyahat yazıları yazmaya başlamıştır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here