Fener-Balat Gezilecek Yerler Rehberi

0
575
fener balat gezilecek yerler

Fener Mahallesi, İstanbul’un fethinin ardından Rumların yaşadığı yer olarak ayrılmış. Balat’a ise Sultan 2. Beyazıt zamanında İspanya’da Engizisyon zulmünden kaçıp Osmanlı’ya sığınan Yahudiler yerleşmiş. Cibali ise Türklerin ağırlıklı olarak yaşadığı bir bölge. Burada herkes bir arada, hoşgörü içerisinde yaşıyor. Ülkemizin kültür mozaiğini canlı biçimde görmek için ideal bir nokta. Ayrıca rengarenk boyanmış eski evler de fotoğraf meraklılarını cezbediyor. Ayvansaray Mahallesi ise eskiden İstanbul surlarının bulunduğu yer ve hala sur kalıntılarını görmeniz mümkün.

Vlaherna Kilisesi ve Ayazması

Ayvansaray Parkı’nın az ilerisinde bulunan bu kiliseye ulaşmanın en kolay yolu da Ayvansaray İskelesi’nden geçiyor. Böylece parkın içinden yürüyebilirsiniz. Buraya ilk olarak 1550 yıl önce kilise inşa edilse de o yapı yıkıldığından şu anda göreceğiniz bina 1869 yılında dikilmiş. Blaherna da deniyor. Ayazmasının suyu Ortodoks inancında kutsal kabul edildiğinden eskiden Bizans İmparatorları her yıl 15 Ağustos günü gelip burada yıkanarak arınırlarmış. Hala Ortodoks halk bu ayazmanın suyundan içmek için ziyaret ediyor. Kiliseyi ilginç kılan bir diğer özellik ise MS 600 civarındaki Avar Kuşatması sırasında gerçekleştiğine inandıkları bir mucize nedeniyle ayinlerin Pazar günleri yerine Cuma günleri yapılması.

Tekfur Sarayı

Aşağıdaki panelden otobüs ve uçak bileti sorgulayabilirsiniz.

Blakhernai Sarayı da denen bu yapı Bizans döneminden kalma önemli bir anıt ama ne yazık ki pek iyi bakılmamış. Oysa ki mahallenin ismi olan Ayvansaray da bu binanın bir diğer adı. Eskiden burada çok daha büyük bir saray varmış ve bu bina onun sadece bir parçasıymış ama geriye bir tek bu kalmış. Ne yazık ki baya harap durumda, üstelik çatısının yerinde yeller esiyor (gerçek anlamda!). Osmanlı zamanında uzunca bir dönem ahır olarak dahi kullanılmış. Hatta o kadar ilgisiz bırakılmış ki ünlü Kaşıkçı Elması’nın sonradan buranın çöplüğünde bulunduğu da efsaneler arasında. Tarihi eserlere neden daha iyi sahip çıkılmadığını düşünüp üzülmek isteyenler Edirnekapı durağında inerek otobüsle ulaşabilirler. Ayasofya Müzesi’nden izin alınarak 2 lira karşılığı gezilebiliyor ancak görecek çok da bir şey kalmadığını söyleyebilirim.

Ayvansaray’daki diğer önemli noktalar

Edirnekapı, eski adıyla Charisius Kapısı ise buradan çıkan yol Edirne’ye gittiği için bu ismi almış. Halen korunan kapıdan siz de geçip hayalinizde tarihe doğru bir yolculuğa koyulabilirsiniz. İvaz Efendi Cami ise Mimar Sinan’ın bir kalfası tarafından yapılmış ve onun eserlerini andırıyor. Daha önce de bu bölgede bir kilise yer alıyormuş. Hemen arkasındaki Anemas Zindanı ise İstanbul tarihi açısından çok önemli bir nokta, Bizans İmparatorluğu’nda özellikle politik suçlular buraya hapsediliyormuş. Özellikle tahttan indirilen imparatorların gönderildiği bir yer olduğundan burada tam altı imparatorun (daha doğrusu eski imparatorun) hayatını yitirdiği söyleniyor.

Eskiden Aya Tekla Petrus Markus Kilisesi olan, sonradan Atik Mustafa Paşa Camii’ne çevrilen ve nihayet günümüzde Hazret-i Cabir Camisi olarak anılan yapı da tüm bu silsileden anlayabileceğiniz üzere uzun bir geçmişe sahip. İlk olarak 800’lü yıllarda buraya bir kilise inşa edildiği düşünülüyor, o zamanlar Hıristiyan inancının önemli azizlerinden Petrus’un ve Markus’un adları verilmiş. Ahşap yerine taştan inşa edilmesi de ne kadar önem atfedildiğinin başka bir göstergesi. 1490 yılında, Cem Sultan’ın zehirlenmesinde parmağı bulunan Atik Mustafa Paşa tarafından camiye çevrilmiş. Paşa gözden düşüp 1513’te Bursa’da idam edilince de burada mezarı bulunan sahabe Cabir hazretlerinden dolayı şimdiki ismini almış. İçinde yer alan vaftiz havuzu ise Tarihi Yarımada hakkındaki yazımda bahsettiğim İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde sergileniyor.

Gül Camii (Aya Theodosia Kilisesi)

Cibali’de bulunuyor. Kilise iken fetihten sonra bir süre boyunca depo olarak kullanılmış ve ardından camiye çevrilmiş. Dolayısıyla Gül Cami’nde iki kültürden de izler bulmak mümkün. İsminin öyküsü de ilginç: Fethin gerçekleştiği 29 Mayıs günü aynı zamanda kiliseye adını veren Azize Theodosia’nın yortusu olduğundan burası güllerle donatılmış, hatta imparator başta olmak üzere Bizanslılar burada adak adayıp yardım için dua ediyorlarmış. Fetih sırasında böyle güllerle sarılı bulununca adı da öyle kalmış. Hıristiyanlar ise altında İsa’nın iki havarisinin kabirlerinin bulunduğuna inanıyor. İlk yapının 867 yılında yapıldığı tahmin edilse de asırlar boyunca o kadar çok deprem ve yangın atlatmış ki artık sayısız restorasyonun üst üste eklenmesinden oluştuğu bile söylenebilir. Camiye ise 1489 yılında çevrilmiş.

Fener Rum Patrikhanesi

Tarihi açıdan çok önemli olan patrikhanenin mimari açıdan o kadar da çarpıcı olduğunu söyleyemeyeceğim. Burada ilk yapının dördüncü asırda yapıldığı düşünülse de şimdiki bina 1800’lerden kalma. İç kısmı ise oldukça şaşaalı, neredeyse her yer altınla bezenmiş. Ortodoks inancını taşıyanlar için manevi değeri büyük tabii. 1601 yılında bu binaya geçmeden önce de Ayvansaray’da yer alan Aya Dimitri Kilisesi kısa bir süre için patrikhane olarak kullanılmış. Aya Yorgi Kilisesi de burada bulunuyor. İçerideki altın varaklı sunağıyla dikkat çekiyor.

Fener Rum Lisesi

Diğer adıyla Kırmızı Lise denilen bu yapı bence bölgede görmeniz gereken en önemli eser. Rengiyle, mimarisiyle, heybetiyle oldukça dikkat çekici. Tüm bu özellikleriyle bana biraz Ayasofya’yı anımsattığını da söyleyebilirim. Yabancı turistler de epey ilgi gösteriyor. Kubbesinin de etkisiyle özellikle turistler tarafından ibadethane, hatta patrikhane sanılması da sık gerçekleşen bir durum. Ben kubbenin önünde hafif eğimli biçimde iki yana yayılan binaları kalkan tutan bir adama benzettim açıkçası.

Moğolların Meryemi Kilisesi

Mimarisinden çok tarihiyle ilgiyi hak eden bir yapı. İçerisinde Fatih Sultan Mehmet’in fermanı yer alıyor. Bu ferman sayesinde İstanbul’un fethinden beri yıkılmadan, terk edilmeden ayakta kalmış ve içinde ibadet kesintisiz biçimde sürmüş. Diğer adı Kanlı Kilise olan binanın rengi de ismiyle uyumlu. En az 900 yaşında olduğu tahmin ediliyor. İlginç isminin nedeni ise Anadolu’yu Moğolların istila ettiği dönemde Türklere karşı Bizans ile Moğollar arasında ittifak kurmak için Moğol Hanı ile evlendirilen ve yirmi yıl sonra yurduna dönüp yanında getirdiği hazine ile bu kiliseyi yaptıran Bizans prensesi Maria (Türkçeye çevrilmiş haliyle Meryem).

Dimitri Kantemir Evi

Günümüzde Moldova dediğimiz, Osmanlıların Boğdan olarak adlandırdığı ülkeden bir soylu olan Dimitri Kantemir, İstanbul’da eğitim görmüş ve Osmanlı tarihi üzerine kitap kaleme almış önemli bir aydın. Ben de yazdığım tarihi romanlarda onun eserinden faydalandım. Sultan tarafından Boğdan’a vali olarak atansa da Rusya ve Avusturya’nın desteğiyle ihanet ederek “bağımsızlık” ilan ediyor. O yüzden kitaplarını biraz dikkatli okumak, yazdıkları şeyleri bu bağlamda değerlendirmek gerekiyor; Osmanlıları pek sevdiği söylenemez ama işine geldiği sürece iyi geçinmeyi de ihmal etmemiş. İşte bu ev de kendisinin İstanbul’da yaşarken kaldığı konak. İsterseniz geçerken bir uğrayabilirsiniz.

Maraşlı İlkokulu

Fener semtinde yer alıyor. Artık kullanılmayan bu ilkokul, Antik Yunan mimarisi örnek alınarak inşa edildiğinden sütunlu girişiyle oldukça şaşırtıcı. Anlatılanlara göre Fener Rum Lisesi kadar güzel bir bina yapılması amaçlanmış ama bence başarılamamış.

Demir Kilise (Stefan Sveti Bulgar Kilisesi)

Aslında Bulgarlar yüzyıllar boyunca Fener Rum Patrikhanesi’ne bağlı olarak yaşamış, Ortodoks inancına sahip bir halklar. 1800’lü yıllar ile birlikte hem milliyetçilik akımlarının etkisiyle Bulgarlardan böyle bir talep olması, hem de Yunan isyanlarına destek veren patrikhanenin gücünü kırmak isteyen padişahların desteğiyle Bulgarlar ayrılıp kendi patrikhanelerini (resmi adı Ekzarhlık) kurmuşlar. İstanbul’daki ibadethaneleri ise bu kilise. Haliç kıyısındaki dolgu toprağa inşa edildiğinden sağlam olması için tamamen çelik konstrüksiyon ile yapılmış ve bu nedenle halk arasında ismi Demir Kilise olarak kalmış (eskiden demir ile çelik arasında metalürjik farklara pek aldırmıyorlarmış!). Restorasyonu yakın zamanda tamamlanan bu kilise, Tuna Nehri kıyısında uzanan benzerlerini andırıyor. Bence gidip bir görün, pişman olacağınızı sanmam.

Kariye Müzesi

534 yılında ünlü Bizans İmparatoru Justinianus tarafından inşa ettirilmiş, yazılarımı takip edenlere ismi tanıdık gelecektir. 1204 yılında İstanbul’u istila edip yağmalayan Venedikliler tarafından harap edilse de sonradan onarılmış. Fethin ardından içindeki fresk ve mozaiklerin üstü kapanarak Atik Ali Paşa Camii adıyla ibadete açılmış ve uzun süre bu şekilde kullanılmış. Kubbesi ortada sanki tek başına, diğerlerinden ayrı yükseliyor.

Yapıya herhangi bir zarar verilmediğinden bugüne dek gelmiş. Daha sonra ibadete kapanan mekanda sıvalar kaldırılmış ve restore edilen freskler ile mozaiklerin görülmesi için ziyarete açılmış. Ben her açıdan Ayasofya’ya benzettim, elbette o kadar görkemli değil ama bence bu yazıda bahsettiklerim arasında mutlaka görmeniz gereken iki noktadan biri (diğeri Kırmızı Lise).

Mihrimah Sultan Camii (Fatih)

Üsküdar’daki aynı isimli cami ile karıştırmayın. (Üsküdar’dakini de merak ettiyseniz linke tıklayın!) Mimar Sinan’ın eseri olan bu cami 1565 yılında tamamlanmış. Yekpare kubbesi duvarların üzerindeki ikinci kat duvarların tepesinde görkemli biçimde yükselse de bu cesur tasarımı nedeniyle yüzyıllar içerisinde, İstanbul’un başından bir türlü eksik olmayan depremlerde çok hasar görmüş. Buna hepimizin yüreğini sızlatan 17 Ağustos 1999 depremi de dahil. Şimdi restore edilmiş durumda.

Fethiye Camii (Pammakaristos Kilisesi)

Bin yıllık tarihi olan bu kilise, fethin ardından 1587 yılına dek Patrikhane’nin merkezi olarak kullanılmış. Daha sonra 3. Murat tarafından camiye çevrilmiş ve Azerbaycan’ın Osmanlı topraklarına katılmasının onuruna Fethiye ismi verilmiş.

Balat’ta yer alıyor, Taksim’den 55T veya 87 nolu otobüslerle gelebilirsiniz. Günümüzde binanın kendisi hala cami olarak kullanılırken yan taraftaki ek bina müze olarak hizmet veriyor ve restore edilen freskler ile mozaikler sergileniyor.

Yan tarafta bulunan Hirami Ahmet Paşa Mescidi de aşağı yukarı bin yaşında, zaten kararmış taşlarından da tarihini anlayabiliyorsunuz. Eskiden rahibeler tarafından kullanılırken kilise ile birlikte o da camiye çevrilmiş. Bu yüzden Kilise Camii de deniyor ki bence ilginç bir isim.

Yedikule ve güle güle!

Bizans İmparatorları’nın seferden zaferle döndüklerinde kente giriş yaptıkları Altınkapı ise Yedikule semtinde bulunuyor. Buranın ismi Fatih Sultan Mehmet tarafından inşa ettirilen ve yedi adet kulesi bulunan hisardan geliyor. Müze olarak hizmet veren hisarı her gün 09:00 ile 18:30 arası 10 TL karşılığı gezebiliyorsunuz, Müzekart sahiplerine ücretsiz.

Bu hisarın bir kısmı Osmanlı Devleti tarafından hapishane olarak kullanıldığından Yedikule Zindanı şeklinde tanınıyor. Taksim’den 80T otobüsüyle ulaşabilirsiniz. Eğer zindanı gezmeye giderseniz yolda Yeni Türkü’nün aynı isimli şarkısını dinlemeyi sakın unutmayın (ama kendinizi tutun da yolun ortasında göbek atmayın – ya da atın gitsin!).

Hemen zindanın yanında yer alan Yedikule Kapısı’nı özel kılan ise diğerlerinin aksine Türkler tarafından, Sultan 3. Ahmet döneminde açtırılması ve Bizans değil de Türk mimarisinden izler taşıması. Parkın adı ise belki de eskiden Yedikule Zindanı’nda idam edilen yüzlerce insanın hatırına Uluslararası Barış Parkı. Onun dışında yine Yedikule semtinde bulunan Aya Konstantin Kilisesi’nin pembe kulesi de göze hoş gelen bir yapı. 1600 yıllık Studios Manastırı’ndan geriye ise sadece harap vaziyette bir duvar kalmış. Aslında Osmanlı zamanında İmrahor (yani sultanın atlarından sorumlu kişi) İlyas Bey Camii olarak kullanılsa da bu şekilde yıkılmasına sebep veren 1908 yılındaki deprem olmuş. Kubbenin yapı içerisine mimari olarak nasıl yerleştirdiğini görmek isteyenler için güzel bir fırsat.

İstanbul surlarının en bakımlı olduğu yer olan Belgradkapı’yı da görmeden buradan gitmeyin. Eğer gözünüzden kaçmazsa, civarda surların içine sıkışmış olan bir top güllesi size geçmiş savaşların heyecanını bir an için hissettirebilir. Av Mevsimi filmindeki Hayde sahnesinin çekildiği Safa Meyhanesi’nin de burada yer aldığını not düşeyim ve size veda edeyim. İyi seyahatler!

Adana’da doğan yazar, Ankara Fen Lisesi, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi ve İstanbul Üniversitesi Tarih Bölümü mezunudur. ODTÜ Enformatik Enstitüsü’nde Bilişsel Bilimler Bölümü’nde doktora çalışmalarını sürdürmektedir. Yazın hayatına kaleme aldığı öykülerle başlamış ve öyküleri çeşitli dergilerde yayımlanmıştır. Yazarın yayımlanmış 9 adet kitabı bulunmaktadır. Çok bilmenin tek yolunun hem çok okumak hem de çok gezmek olduğunu düşünüp ikisini de bol bol yaptığından gezdiği yerleri anlatan seyahat yazıları yazmaya başlamıştır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here